Avucunuza Alın Dünyayı
31 Oca 2009 2 Yorum
in Deneme, Edebiyat, Serbest Yazı Etiketler:adil, afrika, amerika, antarktika, asya, atlas okyanusu, avucunuza alın dünyayı, büyük okyanus, bomba, eşitlik, frıtına, hint okyanusu, iyi şeyler, kasırga, nükleer başlıklı füze, okyanus, pirinç, Savaş, silah, tayfun, tolga akpınar, tsunami, uçak, war, world in hands, yanardağ, yeryüzü
Avucunuza alın dünyayı, avucunuza alıp döndürün sağa sola, yukarıya aşağıya. Kıtalara değdirin parmak uçlarınızı, Amerika, Asya, Afrika, Antarktika, hepsi sizin… İstediğiniz kadar dokunun onlara. Sonra denizlerde yıkayın ellerinizi, sığmadıysa elleriniz denizlere, taşırıyorsa denizleri elleriniz, okyanuslarda yıkayın o vakit. Büyük Okyanus, Hint Okyanusu ve Atlas Okyanusu sizin…
Sonra isterseniz çıkarın dibindeki balıkları, deniz analarını veya köpek balıklarını, çıkarın en dipteki canlıları parmaklarınızla… Atlas Okyanusundan çıkarıp Hint Okyanusuna atın mesela…
Avucunuza alın dünyayı, taşıyın kıtalar üzerindeki insanları… Afrika’daki insanı Asya’ ya, Avrupa’dakini Afrika’ ya, Amerika’dakini Avrupa’ya, Asya’dakini Amerika’ ya taşıyın mesela…
Bu Kalp O’nu Unutmaz
31 Oca 2009 Yorum yapın
in Aşk, Deneme, Serbest Yazı Etiketler:Aşk, bu kalp seni unutur mu, erkan mercan, Hasret, kalp, kendini kandırma, O, rüya, sevda, sevgi, unutamamak, unutmak, vurgun, şarkı

Bir rüyanın sabahında ne yaptığımı bilmez halde buluyorum kendimi. “Unuttum” dediğimden beri 3 ay geçti. Ama unuttuğum O değildi. Vurgun yiyen gönlümün sesini kesemeyeceğim gerçeğiydi.
Bu aklıma geldikçe de kendimi kaybediyorum. Onu yitirmiş olmanın üzüntüsü deli ediyor beni. Tanınmaz hale geliyorum. Biliyorum. Sevmem lazım, içime sığmayan sevgimi birine vermem gerekiyor. Yalnız bunu söylerken de unutuyorum bir gerçeği. Kimseyi koyamayacağım yerine, onun gibi olmayacak kimse. Ona benzemeyecek. Onun gibi konuşup onun gibi gülmeyecek. Kimseye de haksızlık edemeyeceğim ona benzemiyor diye. Oyalayamayacağım başkasını. Biliyorum unutamayacağım onu ve belki de asla aşık olamayacağım bir daha. More
Ben Sana Aşığım, Senin Haberin Bile Yok
30 Oca 2009 10 Yorum
in Aşk, Mektup, Serbest Yazı Etiketler:alper akpınar, ayrılık yazıları, Aşk, aşık, çekip gitmek, duş, en güzel, hayat, hüzün, koku, love, melancholy, ninni gibi, platonik aşk, romance, ruhum kararıyor, sabah, sevgi, Sevgili, sevmek, son kez
Sabah kalktığımda gözlerimi sana açıyorum.Koku
n geliyor burnuma ansızın, mutlulukla uyanıyorum bu yüzden. Seni göreceksem o gün, hazırlanıyorum hemen. Duş alıyorum, en güzel kokuları sürüyorum üzerime, en güzel giysilerimi giyiyorum, saçlarımı tarıyorum, ki çoklukla anlamsızdır bu sonuncu. Evden çıkmadan bakıyorum son kez aynaya, yine de senin yanına yakışacak kadar güzel bulamıyorum kendimi, tüm kendini beğenmişliğime rağmen.
Sonra koşa koşa geliyorum sana, bayram sabahı uyanan çocukların heyecanıyla. Sen bilmiyorsun.
Bekliyorum seni, arıyorum seni, seni görmek için bahane arıyorum, seninle konuşmak için, belki her gün defalarca görüyorum seni. Yine de yetmiyor bana. Bazen yanıma geliyorsun, gözlerime bakıyorsun, gülümsüyorsun, yüreğimi eritiyorsun, bilmiyorsun. More
Kar Yağıyordu Şehrin Üzerine!
30 Oca 2009 Yorum yapın
in Deneme, Serbest Yazı Etiketler:öyle böyle, bambaşka, bembeyaz, beyaz, boyacı çocuk, ev, ev sahibi, evsiz, fotoğraf, gök, göz yaşı, hüzün, homeless, imaj, kar tanesi, kar yağıyordu şehrin üzerine, karton kağıdı, kestane satan adam, kış, saç, sakal, snow, snow and city, snow rain, sıcacık, sıcak, tolga akpınar, yaşlı adam, yer, yumruk kadar, yuva, şehir, İnsan, ıslak
Kar yağıyordu şehrin üzerine, öyle böyle kar değil yumruk kadardı bir kar tanesinin büyüklüğü… Ne kadar da güzel yağıyordu, bembeyaz ve kışın tüm güzelliğini ortaya çıkaracak şekilde… Yer ve gök aynı renkteydi, çam ağaçları ve gri kaldırımlar misafirini ağırlayan ev sahibi misali coşkularını renklerini parlatarak gösteriyorlardı.
Kar yağıyordu şehrin üzerine, yavaş yavaş ve yumuşak bir biçimde. En biçimsiz yapıların görüntülerini güzelleştirircesine… Halbuki daha az önce o binalar sevimsizlikleriyle şehrin görüntüsünü kirletiyorlardı. Sen nelere kadirsin kar….
Kar yağıyordu şehrin üzerine, belki de insanlar fotoğraf çektirsinler diye. Nedense karın altında çekilmiş fotoğraflar başka bir başkaydı, yani bambaşkaydı… More
Sol Bek
30 Oca 2009 1 Yorum
in Makale Etiketler:2004, abdurrahman dereli, Avrupa, cafu, cannavaro, carragher, daniel alves, defans, emre gürbüz, evra, forvet, futbol, galatasaray, gökhan gönül, greece, hakan balta, hamit altıntop, inter, maicon, metin tekin, metzelder, ofansif, pepe, recep, recep çetin, roberto carlos, rıdvan dilmen, sarı fırtına, savunma, sağ bek, servet çetin, sivasspor, sol bek, takoz, terry, yunanistan, yusuf şimşek, zambrotta, zhirkov, şeytan
Sol bek… Futbolun en talihsiz, en kıytırık mevkiinin adıdır. Öyle bir yer ki, hem sol, hem de bek… Neyse biz bu arzuhalimizde sol bek kavramı ve bu kavramın mağdurlarının verdiği kutsal mücadele üzerinde duracağız…
Yunanistan, Avrupa şampiyonu olduğundan beri defans yapısının dört oyuncudan kurulması farz hükmünde vacip hüviyeti kazanmış, direktörler stratejilerini hep dörtlü defans düzenine göre kurmaya başlamışlardır. (2004’ten önce dörtlü defans yok muydu? Tabi ki vardı. Ama bunun bir trend halini alması bu tarihten sonraya denk geldi.) Önceleri sadece kıvrak çalımlar atabilen ofansif orta sahalar ve forvetler tanınırken artık defans oyuncuları da öne çıkmaya başladı. Öyle ki tarihte ilk kez, 2006’da, bir defans oyuncusu (Fabio Cannavaro) “yılın futbolcusu” oldu. Türkiye’de bile 90’larda ya da daha öncelerde Rıdvan, “Şeytan”; Metin Tekin, “Sarı Fırtına” gibi karizmatik lakaplar alırken Recep Bey ancak “Takoz” olabiliyordu. (Ha “Takoz bunun intikamını nasıl aldı?” derseniz, kendi kalesinin filelerini rövaşatayla havalandırarak…) Lakin “Takoz” Türk defansı da artık önem kazanmış, geçen sene şampiyonluğu kazandırdığı bile iddia edilen oyuncular türemiştir. (örn: Servet Çetin) More
Ben olmuşum Lost!
29 Oca 2009 1 Yorum
in Eleştiri, Kültür, Psikoloji, Serbest Yazı, Sosyoloji, Televizyon Etiketler:alper akpınar, Hay bin Yakzan, Issız Adam, Küçük Prens, Lost, piyasa, Robinson Crusoe, ıssız ada
Bir gün bir uçak düşer ve olaylar gelişir. Bu kadar basittir aslında adına “Lost” dedikleri diziyi anlatmak, ya da değildir. Tam emin değilim. Kimsenin de emin olduğunu sanmıyorum. Her bölümde bir gizemi açığa çıkarıp elli yeni gizem ortaya çıkaran Lost beşinci sezonunda süzülmüş, “artık gizemler sona erdi, şimdi her şeyi anlatma zamanı” diyor sanki. Zaten dördüncü sezonu da gizemlerin çok olduğu bir sezon sayılmazdı. Açıkçası şu girişi okuyunca muhtemelen Lost dizisi hakkında yorum yapmaya devam edeceğimiz sanılabilir, ama biz başka bir şey yapacağız.
Lost, sadece Türkiye’de değil, onlarca başka ülkede de bir fenomen haline geldi. Bunun nedenleri, sonuçları filan bir tarafa, bir de Lost’un ortaya çıkardığı yeni bir pazar oluştu. Oldum olası şu pazar, piyasa sözcüklerinden hoşlanmam. Ama ne yapalım ki yaşadığımız çağın, içinde yaşadığımız düzenin bize zorunlu kıldığı şey piyasaya uyum sağlamak. Biz de doğal adaptasyonun bir sonucu olarak Lost piyasasına entegre oluyoruz, öyle ya da böyle..yanında ya da karşısında. Bahsettiğim şey sadece Lost ile ilgili ürünlerin satışı değil, “Lost’a benzer” diziler furyası da buna dahil. “Lost gibi” filmler, “Lost adasına düşsen yanına alacağın üç şey burada bulunur”, “Lost’ta en sevdiğiniz karakter kimdir” filan.. Geçenlerde kendime bu son soruyu sordum, anlamsız buldum. Kurgu bir dizideki karakterlerden birini neden diğerlerine göre daha fazla seveyim ki? Diyelim ki sevdim, bunun ne anlamı olabilir ki? Bu bilgi gerçek hayatta benim ne işime yarayacak yani?
Platonik Aşkın İtirafı
29 Oca 2009 9 Yorum
in Aşk, Deneme, Mektup, Serbest Yazı Etiketler:Aşk, öykü, Deneme, erkan mercan, gül, güzel, hikaye, his, imaj, itiraf, love, lovely, Mektup, mustafa, platonik, Psikoloji, sevgi, Sinestezi, staj, tesadüf, yazmak, Yazı, şans
Mustafa hayatında hiç tatmadığı bir duyguyu tatmak üzere uyanmıştı güne. Ama ne o bunun farkındaydı, ne de başkası. Bilmiyordu, bilemezdi o günün hayatının dönüm noktası olacağını..
Gayet sade, hatta yaşıtlarına nazaran daha saf bir görünümü olan Mustafa’nın ne bir aşkı, ne bir aşk bulma düşüncesi, ne de bir kızı etkileyebilecek hareket ya da cümleleri kurabilecek karakteri vardı.. Yalnızlık göbek adıydı, dahası yalnız kalmaya mahkûm bir yapısı vardı..
O gün, diğer günlerden farksız olarak iş yerinde çalışmaya başlaması gayet normaldi fakat biraz sonra kapıdan giren kişi Mustafa’nın değil günlük yaşamı, rüyaları için bile normal sayılamayacak güzellikte birisiydi..
“Merhaba, ben Gül!” diyerek elini Mustafa’ya uzatan kızın söyledikleri o anda Mustafa için sadece bir meleğe ait ses tonu gibiydi. Ne söylediği değil, hoş tınısı kaldı kulaklarında. More
Ev Kızı Modu: Açık
29 Oca 2009 6 Yorum
in Deneme, Makale, Mizah Etiketler:adapte, altın günü, ÖSS, öğrenci, üniversite, bilgisayar, ev hanımı, ev işleri, ev kadını, ev kızı, genç bayan, housewife, komşu kızı, komşu teyze, lise, melahat teyze, misafir, Nazlı Özdil, soba, tadımlık yemek, tatil, yatak odası takımı
20 yıllık yaşamının 14 senesini çeşitli okullarda öğrenci olarak geçirmiş genç bir bayan olarak ileride kaçınılmaz bir son olarak beni bekleyen ev hanımlığı işine adapte olmanın gerçekten zor bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Bu süreç çeşitli tatillerde anneye ev işlerinde yardım etmek, altın gününe giderken ona eşlik etmek, eve gelen misafirlerle öğrenciler tarafından pek ilgi alaka ile karşılanmayan “yatak odası takiminin nevresiminin sateni ne renk olsun? Bu oyayla hangi renk gider” gibi konulara çok da anlarmış gibi fikir vererek tamamlanır. Ancak tabi ki bunlardan kaçma yöntemleri yok değildir! Vardır ve bu yazı sizlere; ev kızı modunu olabildiğince kısa süre acık tutmaya çalışan siz genç arkadaşlarıma; hediyemdir!
Daha önce de belirttiğim gibi genlerinde y kromozomu bulundurmayan homo sapiens için ev hanımlığı kaçınılmaz bir süreçtir. Eğitim ve sosyal statü değişkenleri bu durumu biraz geciktirse de her genç kız bir gün ev hanımlığını tadacaktır! More
Haykırış
28 Oca 2009 4 Yorum
in Mektup, Psikoloji, Serbest Yazı Etiketler:ay ışığı, Ağlamak, Ölüm, Özlem, Baba, gonca akpınar, Hasret, Hayal, hayat, Haykırmak, Hoşgörü, Küçük kız, korku, Mezar, my father, nur içinde yat, seni çok seviyorum, sevgi, Umut, şen kahkahalar, İnsaf
Şen kahkahalar atan, deli gibi oradan oraya zıplayan küçük kız yok artık karşında. Gözleri ay ışığında buğulanmış, yüreği kan denizinde yüzen bir zavallıyım artık.
Yıllar geçtikçe, törpülediğim umutlarımla karşındayım.
Bak törpüledikçe zamanla yok oldular. İnsafım, sevgim, hoşgörüm, merhametim belki de sana duyduğum özlem…
Sahi neydi onlar?
Hatırlamıyorum bile…
Hatırlamıyorum çünkü sen gittiğinde ben 7 yaşındaydım. Bütün hayallerimi, umutlarımı ve geleceğimi götürdüğünde tam 7 yaşındaydım baba..!
Kalabalıklar İçinde Yapyalnız …
27 Oca 2009 3 Yorum
in Deneme, Psikoloji, Sosyoloji Etiketler:aidiyet, alper akpınar, Üşümek, dostlar, hüzün, kalabalık, korku, modern insan, modernliğin dikenli yolları, tanış olmayan yüzler, yabancılık çekmek, Yalnızlık

Korkularımızı üçe ayırırız, yabancılık çekmek altı şekilde olur, bilmediğimiz şeyler dört ana başlıkta incelenir, ama yalnızlık birdir. Modern insanın her şeyi formüle dökme çabası işlemez yalnızlığa. Yalnızlık yalnızlıktır, ansızın gelir, hissettirmeden gider, ya da biz öyle hissederiz.
Pusu gibidir yalnızlık, siz koştuğunuzu zannederken birden takılır ayağınız, sarar sizi ağıyla. Hüzne boğar, uykuyla sarar, bitkinlikle uyutmaz. Kalabalıklar içindesinizdir, milyonların içinde.. Sokakta yürüyemezsiniz belki kalabalıktan, tanış olmayan yüzler yollarınızı keser. Okulda olursunuz, iş yerinde, otobüste, evde.. Sizin gibi olmayan insanlar da sizin gibi yapyalnızdır kalabalıklarda.
Orda bir köy vardı eskiden, bizim köyümüzdü, gelmesek de gitmesek de bizim köyümüzdü. Şimdi o köy de en az bizim kadar yalnız ve en az bizim kadar sahipsiz. Öldü köyler ve biz kalabalıklar içinde, kalabalığa karışmadan kendimiz olmaya çabalıyoruz, yapyalnız kalıyoruz, bu yalnızlığımızı ancak kendimiz görüyoruz.
Bir Düşünsene Ne Olmak İsterdin?
27 Oca 2009 Yorum yapın
in Serbest Yazı, Sosyoloji Etiketler:çiçekler, balıklar, blue sea, gonca akpınar, hayal etmek, kelebek, lüks, martı, mavi deniz, mis kokular, ocean, okyanus, uçsuz bucaksız
Bazen sorarım kendi kendime; eğer şu anki halimde olmasaydım ne olmak isterdim diye..
Böyle bir lüksümüz yok elbet ama hayal gücü bu ya düşünüyorum.. Uçsuz bucaksız mavi denizlerin üzerinde uçan bir martı mı, yoksa yarın öleceğini bile bile rengarenk çiçeklerin mis kokularına kendini kaptırmış hiç durmadan özgürce uçan ve bugünün keyfini çıkaran harika bir kelebek mi? Ya da derin okyanuslarda salına salına yüzen kocaman kırmızı bir balık mı ?
Hepside çok cazip geliyor öyle değil mi? Hep kendimiz için en iyisini, en güzelini istiyoruz.Martıların en güzeli olmayı, çiçeklerin en güzel kokanını ya da küçük bir gölde değil de koskoca bir okyanusta olmayı… Hep uç noktaları, hep zirveleri istiyoruz. Küçük balık değil de hep en büyüğü olmak istiyoruz. Yenilen değil hep yenen belki de olmak istediğimiz. Şimdi etrafınıza bakın ve düşünün.. More
24 Ocak 2009 > Sivasspor – Galatasaray Maçı
27 Oca 2009 Yorum yapın
in Haber, Makale Etiketler:2009, 24 Ocak, Arda, Arda Turan, Ümit Karan, Balili, Bilica, Emre Aşık, emre gürbüz, futbol, galatasaray, Herve Tum, Kewell, Lincoln, Makale, Mehmet Yıldız, Musa, Sinestezi, sivasspor, Skibbe, spor, Turkcell Super Lig, yorum
Yine bir muayyen zaman, yine bir derin paradoksi, yine bir “yaklaşma-yaklaşma çatışması…” Kendimi bildiğimden beri tuttuğum Galatasaray, kendimi bildiğimden beri yaşadığım Sivas’a gelmiş, ben hangisini tutacağım, ne halt edeceğim? Bu sefer ilk defa Sivas yensin istedim… Niye? Bilmiyorum… Sivas yensin…
Maçı stadda izlemenin bir mantığı yok, çünkü Kewell da Lincoln de gelmemiş. 4′erden 8 liraya kıyıp kahvede izlemeye başladık ve Sinestezi için şu notları aldık:
- Yeni keşfettik ki; Sivas tamamiyle fizik üstünlüğüne önem veririmiş. Sahada, Musa dışında bir tane güçsüz adam yok. Futbol tekniktir evet ama teknikle sonuca gidilmez demiş, Bülent. Sırf güç… Misal; Herve Tum’dan Kurban Bayramı’nda 7 hisselik et rahat çıkar. Bilica sırım gibi oğlan. Yalnız Musa işte… Musa demek sinekten doymamış yağ çıkarmak demek. Her neyse, bu maçta fizik üstünlüğü kesinlikle Sivas’ta. More
Ben Oldum Diye Çırpınan İnsan
26 Oca 2009 1 Yorum
in Felsefe, Makale, Serbest Yazı, Sosyoloji Etiketler:Abraham Maslow, ahlak, Ben oldum, dürüstlük, Абрахам maslow, Силу, Честность, Этика, eşitlik, fazilet, honesty, humanity, I am i, kategorize, Maslow Hiyerarşisi, maslow теории, Maslow Theory, morals, Sinestezi, Sosyoloji, tolga akpınar, virtue, İhtiyaçlar Hiyerarşisi, İnsan
Abraham Maslow`un ihtiyaclar hiyerarşisinde bulunan ihtiyaçlardan
4`üncü ve 5`inci ihtiyaçları da giderilen insanların bir kısmının sahip olduğu statü`nün aldatmacasına inanarak çevresindeki diğer insanlara yukarıdan bakma durumlarıdır “ben oldum” demek. “Ben oldum” deme noktasına gelmiş insanlardan bir kısmının “olmak” kavramının anlamını gerçek anlamda kavrayamamaları hasebiyle diğer insanlardan ayrılmaları gerekir. Bu kişiler sonradan edindikleri yetki ve makamı kişisel tatminleri için kullanırlar. Diğer insanların kendilerinden aşağı bir seviyede olduğunu düşünürler. Evet doğrudur, diğer insanlar belki ihtiyaçlar hiyerarşisini baz alırsak o kişinin seviyesine erişememişlerdir, ancak “insan” olmaları nedeniyle ihtiyaçlar hiyerarşisi’ nde üst sıralarda bulunanlardan aşağı kalır yanları da olamayabilir. Çünkü genelleme yapmak bazen haksızlık etmektir.
Kendi kendine konuşmaya övgü
23 Oca 2009 1 Yorum
in Deneme Etiketler:başka, Cinayet sabıkası, düşünen adam, delilik, Deneme, Garipsenme, kaygı, manyak, ruh hali, Sinestezi
Kendi kendine konuşmayacak kadar deli oldu insanlar. Fark edemiyorlar ki kendilerini… Bir tek kişiden ibaret zannediyorlar kendini. Bir insanın kendisi vardır, bir de konuştuğu kendisi halbuki.
Cinayet sabıkası kabarmış, her türlü günaha bulanmış kendi kendisiyle konuşmayan akıllı manyakların çağında kendi kendine konuşmanın delilik olduğunu söylüyorlar. Varsın, söylesinler… Siz, onların bütün gün kendisiyle konuşmaya çalıştıklarını bilmezsiniz. Ama konuşamazlar, zira karşısındaki kendisini dinlemeden konuşmaya koyulurlar, iletişim değil iletim hâlidir onlarınki. O deli dedikleri insanlar, içindeki konuşmalara ses veriyor sadece, hem kendisinin hem de başkasının duyabileceği perdeden dürüstçe, kendince… Garipsenme kaygılarını bırakıp gerçekten insan olmak, bir bütünün içinde hücre olmamaktan başka amaçları yok onların…
Türkiye de Ekonomik Krizler-1929 Krizi
23 Oca 2009 2 Yorum
in Ekonomi, Makale, Tarih Etiketler:1929 Krizi, 2.dünya savaşı, amerika, Aşar, Ağnam, Birinci İktisat Kongresi, economy, Ekonomi, Gümrük Politikası, ihracat, ithalat, Krizler Tarihi, Lozan Antlaşması, Mustafa Necati, Osmanlı İmparatorluğu, Reji İdaresi, resession, Sanayi, Sinestezi, Tarım, Türkiye de Ekonomik Krizler, Temettü Vergisi, Teşvik-i Sanayi, Ticaret, tolga akpınar
ÖNEMLİ UYARI: LÜTFEN AŞAĞIDAKİ YAZIYI KAYNAK VE YAZAR İSMİ BELİRTMEDEN BAŞKA BİR PLATFORMDA YAYINLAMAYINIZ! HER HAKKI SAKLIDIR!
Osmanlı İmparatorluğu siyasi yapısını da ekonomiye yansıtmıştı. Yönetimde
tek merkezli bir yapıya sahip olan imparatorluk ülke ekonomisi ve sermayesini de denetiminde tutuyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupa’dakine benzer büyük sermaye sahipleri yoktu. İmparatorlukta otoritenin kutsallığı ekonomide de baskındı.
Toprağı ancak devlet verirdi ve karşılığında belirli vergiler alırdı. İmparatorluğun yıkılmasından sonra kurulan genç Cumhuriyet de yukarıdaki etkenlerden zarar gördü. Cumhuriyet kurulduğunda piyasadaki hakimiyet Osmanlı zamanında verilen kapitülasyonlar nedeniyle yabancı ülkelerin elindeydi. Ülkedeki iş hayatını azınlıklar yönetiyordu. Savaş sırasında bu azınlıklar sınır dışı edildiler veya Milli Sınırlar içinde olmayan Türk soydaşlarla mübadele edildiler. Dolayısıyla sadece tarım ve hayvancılıktan anlayan, kalifiye olmayan Türk soydaşlar azınlıklardan boşalan işgücü açığını dolduramadı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sonrası kalan yabancılara ödenmesi gereken borçlar vardı. Ülke yeni bir savaştan çıkmıştı.
Yalancı Çoban
22 Oca 2009 Yorum yapın
in Deneme, Mizah, Serbest Yazı Etiketler:ahali, çoban, fasulyenin faydaları, fatih canavaroğlu, hikaye, köylü, koyun, kurt, kıssadan hisse, lades, Mizah, Sinestezi, yalancı
Ben çok bilindik hikâyeleri kafama göre yeniden anlatmayı çok severim.
Zamanın birinde, bir köyde bir çoban yaşarmış. Sivri akıllı bir çobanmış bu, bir gün köylüyü işletesi gelmiş. Köy halkının toplu bulunduğu bir anda;
-Ey ahali, sürüyü kurt bastı. Koşun yetişin! Koyunlarım elden gidiyor diye imdat bilenmiş.
Bunu duyan köylü, eline taş, sopa, sapan, elektirikli testere ne aldıysa olay yerine koşmuş. Koşmuş koşmasına da bakmışlar ki otlak ta koyunlar masum masum otluyor. Etraf da kurt falan yok…
Çoban çıkagelmiş:
-Kandırdım, sizi. Lades işte. Zıt Erenköy. Nabersiniz? Mor oldunuz di mi? He he geri zekâlı herifler sizi… More
Cap ou pas cap?
21 Oca 2009 Yorum yapın
in Eleştiri, Sanat, Sinema Etiketler:Arkadaşlık, Audace est là l'amour, Aşk, Cap ou pas cap?, Cesaretin Var mı Aşka, Cinema, Film, France, hüzün, Jeux D'Enfants, Julien, Kargaşa, Koşuşturmaca, Nazlı Özdil, Sinema, Sinestezi, Sophie, Yalnızlık

Pek çok insan su sıralar ayni sedyen şikâyet ediyor. “yalnızlık”, “kargaşa”, “koşuşturmaca”… Hepimiz bir şeylerden şikâyet ediyoruz. Zaman darlığının bize unutturduğu şeylerden bahsediyoruz. Sevdiklerimize zaman ayıramamaktan, araya uzun yolların ve en önemlisi zamanın girmesinden yakınıyoruz.
Tam da böyle şikâyet etmeye başladığım anlardan birinde denk geldim “Jeux D’Enfants”a ya da Türkçesi ile “Cesaretin Var mı Aşka”
Film iki çocukluk arkadaşını anlatıyor. Bir gün tesadüf eseri yolları kesişen ve ömürlerinin sonuna kadar – mecaz anlamında değil- bedenen beraber olamasalar bile ruhları sürekli yan yana olan iki arkadaşı, sevgiliyi, dostu, sırdaşı, her şeyi.
Bir İnsan Dünya İçin Tek Başına Ne Yapabilir?
20 Oca 2009 1 Yorum
in Makale, Serbest Yazı Etiketler:a human what can for the world, Africa, Afrikaan, america, asia, diario de ferrol, diego velázquez, В области прав тех, которые могут в мире, Europe, globe, human, μια ανθρώπινη τι μπορεί για την παγκόσμια, key, Monica Farro, monopoly, news, niagara falls, Sinestezi, tolga akpınar, يك انسان چه مي تواند براي جهان, world, İnsan, בן אנוש מה שפחית לעולם, حقوق الإنسان وما يمكن للعال
Hep bunu düşünmüşümdür; Bir insan dünya için tek başına ne yapabilir? Bir
insan tek başına dünyayı güzel, yaşanılır ve temiz bir yer yapabilir mi? Ya da bir insan tek başına dünyada barışı etkin kılıp, çocukların ölmemesini sağlayabilir mi? Bir insan Afrika` da, Asya` da ve dünyanın bir çok coğrafyasında açlığa çözüm bulup insanların karnı tok yaşamasını sağlayabilir mi?
Peki bir insan tek başına kadınlara, çocuklara ve yaşlılara uygulanan şiddete engel olup onlarında insanca yaşamasını sağlayabilir mi? Bir insan sömürgeleştirilen ve adeta birer köle haline getirilen halkları emperyalizmin para hırsından kurtarabilir mi? Bir insan, insanların özgürce ve demokrasinin tüm nimetlerini kullanarak yaşamalarını sağlayabilir mi?
Hadise – Düm Tek Tek
20 Oca 2009 63 Yorum
in Kültür, Makale, Müzik, Sanat Etiketler:2003, 2004, 2006, 2007, 2009, Athena, Avrupa, Crazy For You, dans, Düm Tek Tek, Deli, dinle, Duman, erkan mercan, Europe, Eurovision, Eurovision Song Contest, Everyway That I Can, For Real, Hadise, hadise düm tek tek izle, hadise düm tek tek video, Hadise video izle, izle, Kenan Doğulu, klip, lyric, lyrics, Sertap Erener, Shake it up şekerim, Sinan Akçıl, Sinestezi, Song Contest, Türkçe, TMF, TMF Awards, video, Yarışma, yılbaşı, şarkı sözü, İngilizce
Son yıllardaki başarılarımızdan sonra daha bir heyecanlı bekler olduk Eurovision Şarkı Yarışması’nı. 2003 yılında Sertap Erener’in Everyway That I Can ile birinciliği, arkasından 2004 yılında Athena’nın For Real ve 2007 yılında Kenan Doğulu’nun Shake it Up Şekerim ile ilk beş içinde, bunun dışında 2008 yılında Mor ve Ötesi’nin Deli ile ilk on içinde kendilerine yer bulmaları bizleri başarının aslında çok uzakta ya da imkansız olmadığına inandırdı.
2009 yılına girmeden önce TRT açıklamıştı “Bizi Hadise temsil edecek..” diye. Hadise Avrupa’da tanınmış bir sanatçımızdı ve dillerden düşmeyen şarkıları ile gönlümüzde taht kurmayı başarmıştı. Bu işi de hakkıyla yapacağına kimsenin şüphesi yoktu. Ama nasıl bir şarkıyla karşımıza çıkacaktı? “Türkçe mi olsun, İngilizce mi?..“, “Bizi mi yansıtsın yoksa Avrupaya mı hitap etsin?..” gibi sorular ortada dolanmak için çoktan hazırdı.
2008 yılının son günleri Eurovision adına sadece bu soruları sormakla geçip gitmiş, 2009′a merhaba diyeceğimiz gün TRT Hadise’nin seslendireceği şarkıyı seçti. Olayın bu safhasını şarkının sahibi Sinan Akçıl bir röportajda şöyle anlatıyor: More
Kuş Üşümesi
19 Oca 2009 Yorum yapın
in Serbest Yazı Etiketler:alper akpınar, Üşümek, cold, hüzün, kedi, Kuş, serçe, sevgi, Sinestezi, sparrow
Balkondan bakarken gördüm, üşüyordu. Tüylerini kabartmış, kendine sıcak
bir yer arıyordu. Şimdilik sığındığı yer rüzgarın pek de esmediği bir duvar kenarıydı. Ağaçlar gözükmüyordu pek balkonumdan. Kuş da yoktu pek ondan başka.
Yıllar evvel, ben küçücükken, ağaçlarda kuş yuvaları görürdüm, ve hangi ağaçta olduğuna, yuvanın şekline bakarak ne yuvası olduğunu tahmin ederdim. Bilemezdim pek, ama yine de bir sürü kuş yuvası vardı, bir sürü kuş vardı; sığırcıklar, serçeler, kırlangıçlar, kimisi ala kimisi kara kargalar, çalıkuşları…
Ben Robot, Sen Robot
19 Oca 2009 Yorum yapın
in Deneme Etiketler:ayşegül engin, dünya, en asil duyguların makinası, galaksi, gezegen, Isaac Asimov, kıssadan hisse, robot, Sinestezi
Asimov bu konuya kafasını bir hayli takmıştır. Dünya’dan başka gezegenlere ilk yerleşenlerin en vefalı yardımcıları robotlardır. Bir gezegeni, daha o gezegene insan adım atmadan adam eden onlardır. Kişi başına düşen robot sayısı, gelişmenin en bariz örneğidir.
Ve fakat, bu insanlar her riskli işlerini robotlara havale ettiklerinden, hatta çocuklarının bakımını bile dadı robotlara bıraktıklarından, kendilerine kalan o bol zamanda yaşamlarına yaşam katacak işlerle meşgul olurlar. Sonunda bilim teknoloji tıp vs.. öyle bir hale gelir ki, yaşamları çıkar kemiksiz 300 yıla.. Dünya yılları hesabıyla.
Sorun yok gibi duruyor değil mi? Adamlar 300 yıl yaşıyor, her işlerini robotlar görüyor. Hani utanmasalar robotlarla “seviyeli birliktelik” bile yaşayacaklar.
Hiç Azdırma Ruhumu Bahar
18 Oca 2009 Yorum yapın
in Deneme, Serbest Yazı Etiketler:Aşk, bahar, his, love, lovely, sensation, sevgi, Sinestezi, spring
Dün hava o kadar manidardı ki, toprağa düşen her yağmur damlası sanki buruk bir baharın çok da uzak olmadığını haykırır gibiydi. En azından benim onlardan duyduğum buydu. Geride kalanlar benim için hep kırık kalpler, boşluğa uzanan ayrılıklar, yakınlarımın vefatı ve kaderin cilvesine bakın ki kendi hayatımın raydan çıktığı melankolik aylar olarak hafızalarımda hala…
Duyguların en yoğun yaşandığı mevsim olarak bilinir bahar. Aşkın, mutluluğun, kinin ve nefretin, kısacası bütün kalbi duyguların en çok alevlendiği aylardır. Tabiatlarında mı vardır bilinmez, ama kadınlar bu aylarda erkeklere oranla daha çok etkilenirler. Aşık olurlar yada olduklarını sanırlar. Daha çok aşk acısı çekerler ve iliklerine kadar bunalıma gömülürler. Bu aylar için kadınlar arasında konuşulan en yaygın konulardan birisi de kendilerinin bu aylarda daha çok aşık olduklarını sanmalarıdır.
Gece Yatmadan Önce Beş Dakika Ölümü Düşünmek!
17 Oca 2009 2 Yorum
in Felsefe, Makale Etiketler:5, Ölüm, Beş Dakika, Düşünmek, death, five minute, gece, hayat, nice, Sinestezi, tolga akpınar, toplum, yaşam
Ölümlü olmanın verdiği özgüvenle, ölümün ne zaman nasıl geleceğini bilmeyen canlılar olarak, kendimizi ölüme alıştırmak için yapmamız gereken aktivitedir. Ölüme hazırlıklı mıyız? Öldükten sonra bizi neler bekliyor? Acaba yaşama sebebim neydi, ben yaşamanın anlamını kavrayıp, gerçekten de düzgün yaşayabildim mi, ben öldükten sonra yakınlarım, arkadaşlarım benim boşluğumu hissederler mi, yeri kolay kolay doldurulamayacak biri olabildim mi, ben ölürsem çevremdekilerin hayatında neler değişecek gibi soruları kendisine yöneltmelidir insan… Cevap bulamazsa da yöneltmelidir. Bu aktivite insanı olgunlaştıracaktır…
Bir 31 Ocak gecesi Türkiye’de yaşayan insanların çoğu dua ediyordu, çok uzun sürmedi, kaybettik Barış abimizi. Yıl 1999 idi. Daha topu topu 56 yaşında idin Barış abi. Üstelik yaşını göstermiyordun bile. Geride biri Doğukan, biri Batıkan, milyonlarca Türk çocuğu bırakmıştın üzülen. Sonra biz şarkını dinlerken sen dedin ki “unutma ki dünya hali, veren Allah alır canı”..biz de dedik ki “ben nasıl unuturum seni, can bedenden çıkmayınca!”
Çok bilinen bir deyim vardır; “erkeğin kalbinin yolu midesinden geçer.” Bunun yanında aşkı tarif ederken “midemde kelebekler uçuşuyor” da denir ki ikincisi daha evrenseldir. Yani şu bellidir ki; aşk mideyi feci derecede etkiler. Midemizle hissederiz aslında aşık olduğumuzu, maşuku görünce birden harekete geçen midemizle.
Kafamda yazılan “reçete” şudur:
Dünyanın her yerini gezdim diyebilirim. Ayak basmadığım kara parçası varsa da, mutlaka havadan görmüşümdür o yöreyi. Dünyanın ne kadar küçük olduğunu havada anlıyor insan. Havadayken hep istediğim şey, jetimle atmosferden çıkıp uzayı turlamak… Bizden başka canlıların olduğunu da bildiğim için onlarla diyaloga geçmenin hayalini kurdum hep. Artık uzay filmleri kesmez oldu beni…







SON YORUMLAR