Karanlıkta


red_sonjaAteş yüzünü aydınlatıyordu. Gölgeler küçük iblislere dönüşerek bedeninde ve etrafında oynaşırlarken, yaktığı ateşin kalbine diktiği gözlerini yavaşça, kaldırdı.. “Çok zaman geçti” diye mırıldandı kendi kendine. Uzaklardan esen rüzgar alevin de etkisiyle iyice kırmızılaşan saçlarını hafifçe oynatıyordu. Gülümsedi bir çocuğun masumluğuyla.. Hoşuna gitmiş olmalıydı rüzgarın okşayışı. Belki annesini hatırlamıştı; dokunuşlarını. Yanından hiç ayırmadığı kılıcına baktı, kim bilir kaç kız çocuğunu yetim bırakmıştı. Aslında fazla üzüldüğü de söylenemezdi. Kim vardı ki günahsız yaşayan?  Kuzeyin vahşi topraklarından ayrılalı çok olmuştu. Bir savaşçı olarak doğmamıştı ama ettiği intikam yemini tanrıların dikkatini çekmiş ve ona bu büyük yetiyi kazandırmışlardı bir gece ansızın. Süslü zırhları içindeki şövalyeler, asık suratlı barbar savaşçılar karşılarında bir kadın gördüklerinde gülmelerinin cezasını canlarıyla ödemişlerdi. En amansız canavarlara karşı koymuş, ruhunu çalmak isteyen zalim büyücülere kılıcının keskin tarafını vermişti. Ateş sönmek üzereydi, küçük kıvılcımlar havalanırken, dudaklarından dökülen fısıltıları da yanlarına alıp yıldızları yakıyorlardı.

“Gün kızıl, gece kızıl, saçların kızıl Sonya, neden kılıcın da kızıl olmasın. Yalnızlık değil midir, tanrıların sana verdiği armağanın bedeli?”

Anımsamalar bin başlı yılan gibi çevresinde dönüp duruyor, birinin başını ezdiğinde diğer taraftan bir tane daha çıkıyordu. Kayıp ruhlar, rüzgârlarla savrulan yapraklar gibi sürünürlerken en içli ağıtlarını Sonya için yakıyorlardı o gece.  Hüzün kanatlandı Sonya için. Her kanat darbesiyle havalanan tozlar hiç bu kadar can yakmamıştı. “Tutsam” dedi içinden “tutsam hüznün kanatlarından…” sözleri yarım kaldı, ölen bir ozanın son melodisi gibi. Nereye kadar gidebilecekti ki? Zaten içinden fışkırıp şekillenmemiş miydi bu kuş ve her saniye büyümemiş miydi ta ki ayı kapatıp boğana kadar. Var gücüyle bağırdı zincirlerden kurtulmak istercesine. Ama.. sadece kendisi duydu ve yalnızlığı. Yanındaki kovukta ağını ören örümcek bile sadece ani hareketi karşısında bir an için durdu sonra devam etti kurbanları için ölümcül tuzağını hazırlamaya. Üzerinden kalktığı soğuk kayanın üzerine tekrar oturdu başı ellerinin arasında. O güzel, dalga dalga kızıl saçları parmaklarının arasından fışkırarak toprağa değiyordu.  “Ben” dedi “Ben..” yine sonunu getiremedi sözlerinin aklından geçirse de. Çünkü kendisi de biliyordu ki bazen kelimeler gerekenden daha ağırdırlar. Güneş doğacak mıydı? Büyük ihtimal hayır. Gece uzadıkça uzadı. Ateşi karıştırdı ürperdiğini hissederek. Az da olsa canlanan alevler Sonya’yı ısıtmaya yetmese de bu gecede ne kadar yalnız olduğunu gösterecek kadar karanlığı aydınlatıyordu. Gözlerini uzaklara dikti. O anda göremediği ama var olduğunu bildiği küçük dağ köyüne doğru bakıyordu. Köyün çürümeye başlayan yosunlu taşları kadar suskundu.

“Ah Sonya, Kızıl Sonya neden bu kadar kederlisin?”

Mavi gözleri karanlığa odaklanırken içlerinde yıldızlar parlıyordu. Gözlerindeki parlak yıldızlar birer birer kayıp kılıcında parçalanarak toprağa karıştılar. Zayıf dünyanın güçlü kadını ağlıyordu.

Serhan YÜKSEL

Reklamlar

2 Yorum (+add yours?)

  1. Erkan Mercan
    Nis 28, 2009 @ 17:29:46

    Yaşarmışcasına anlatım muazzam.. Bunu ortaya çıkardığı için Serhan Yüksel’e nazçizane tebriğimi arz ederim.. Bize bunu sunduğu için de teşekkür ederim..

  2. serhan
    Nis 29, 2009 @ 11:43:58

    teşekkür ederim..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: