Çocukluğumun Korkuları


gök gürültüsü

Korkunç bir Cuma günüydü. Kim korkutmuştu beni bu kadar? Daha sekiz yaşında küçücük bir çocuktum, dünyada olup bitenlerden uzaktan yakından alakam yoktu. Varsa yoksa oyun oynamaktı hayat. Büyüyünce para kazanmam gerektiğini biliyordum. Param olunca hepsiyle çikolata şeker alacaktım. Bence babam parasını doğru harcamıyordu. Parasını dünyanın en tatlı şeyine vermektense gereksiz şeylere harcıyordu bu da beni çok kızdırıyordu…

Annem kek yapacaktı, evde yumurta kalmamış, bakkal da bayağı uzaktı. Beni Zeliha yengelere gönderdi. “İki yumurta al da gel” dedi. Koşa koşa aşağıya indim. Oturduğumuz lojmanın önünde kimsecikler yoktu. Hava yağdı yağacak, gündüz vakti akşam olmuştu. Ürkütücü bir havaydı. Birden aklıma günlerden Cuma olduğu geldi. Kimden duyduğumu tam olarak bilmiyorum ama kıyametin Cuma günü kopacağına dair bir şeyler duymuştum. İçimde engellenemez bir korku oluşmaya başlamıştı. Sonra aklıma kıyamet hakkında diğer bildiklerim geldi. Gökle yer bir olacaktı. Yıldızlar yerlere düşecekti. İnsanlar karıncalar gibi ezilecekti. İsrafil adında bir melek bunu bir düdükle haber verecekti. Dizlerim titremeye başladı. Bir yandan da bunları düşünmemeye çalışıyordum. Aklıma değişik şeyler getirmek istiyordum ama beceremiyordum. Zeliha yengenin ziline bastım, sınıf arkadaşım Canan açtı kapıyı. Annemin iki yumurta istediğini söyledim. Yumurtaları alıp teşekkür ettim.

Merdivenleri koşarak indim. Dışarı çıktım havanın daha da bir karardığını fark ettim ve birden o düdük sesini duydum. Düdüğün o sesi beynimin içini yiyordu. Kıyamet kopuyordu ve ben şahadet getirmeye başlamıştım bile. Yürümeye çalıştım yürüyemiyorum. Dizlerimin bağı çözülmüş sadece olduğum yerde dönebiliyorum. Gökyüzüne baktım şimşek çakıyor gök gürüldüyor. Benim aklıma da ölmekten başka bir şey gelmiyor. Nasıl olduysa arkama dönebildim ve komşunun oğlunun elindeki flütü gördüm.

Çok şaşırdım aynı zamanda çok da sevindim. Düşündüklerimin üstüne duyduğum flüt sesi bu kadar korkmama neden olmuştu. Kıyameti haber veren sur’un sesiyle komşunun oğlunun flüt sesinin ne alakası var ki diyerek eve doğru koşmaya başladım ayağım takıldı düştüm, elimdeki yumurtalar da kırıldı.

Eve geldiğimde haliyle annem yumurtaları sordu. Ben de düşüp kırdığımı söyledim. Kıyametten kaçıyordum diyemezdim ya…

Hayal dünyam o kadar zengindi ki yetişkinler benin düşündüklerimi düşünmezlerdi. Çünkü benim düşündüklerimin çoğu saçmalıktan başka bir şey değildi. Bunlardan bir iki tanesi şöyleydi; etrafımdaki herkes buna annem babam da dâhil maskeli birer canavardı ben uyanıkken maske takıp bana iyi davranıyorlar uyuduğumda herkes maskesini indiriyordu. Etrafımı abluka altına alıyorlardı. Şekilleri pamuk prensesi kırmızı elmayla kandıran cadınınkine çok benziyordu.

Sonra içimde beni yöneten bir ben daha vardı. Ben her zaman onun söylediklerini dinlerdim yap dediklerini yapar, yapma dediklerini yapmazdım ve onun söylediklerini kimseyle paylaşmazdım. Belki de bu yüzden insanlarla çok fazla iletişimde bulunmayışım ve çekingenlik sıfatının ailem tarafından bana yakıştırılması.

Yumurtaları kırdığım günün akşamıydı, üçlü koltuğa uzanmıştım. Evdekiler de televizyon seyrediyordu. Ben seyrediyor muydum bilmiyorum uyku ile uyanıklık arasında gidip geliyordum. Başımı koltuğun içine gömüp içimdeki benle konuşmaya başladım. Aramızda gizli bir güç vardı onun söyledikleri hep gerçek çıkıyordu. Bu seferde bana televizyon seyretmememi söylüyordu. Bende istisnasız söylediklerini yapıyordum. Yapmadığım takdirde ne olacağını bilmiyordum. Bir seferlikte olsa onun söylediğini yapmamaya karar verdim. Bu benim kendi içimde yaşadığım bir nevi başkaldırıydı.

Kafamı gömmüş olduğum koltuk minderinden kaldırdım ve televizyona baktım. Bakmamla beraber elektrikler kesildi peşinden korkunç bir fırtına bugüne kadar hiç görmediğim. Evin içini bir telaş kapladı. Babam uyuyan kardeşlerimi kaldırdı. Hava ılıktı ve fırtına vardı, babam depremden bahsediyordu. Kendimi inanılmaz suçlu hissediyordum. Tüm olanların suçlusu bendim. Hemen karşı komşumuz Elif Teyze’nin ziline bastık. Hasan Amca açtı kapıyı. Korktuğumuzu anlamış olsa gerek içeri davet etti.

İçeri geçtiğimizde Elif Teyze “Hasan! Çakan çakmağı buldun mu? Çakan çakmağı…” diyordu. Bu bir reklam sloganıydı hepimiz çok güldük. Bir-iki saat içinde fırtına dindi ve elektrikler geldi. Biraz oturduktan sonra biz de eve geçtik.

Ben hemen yatmaya gittim. Bugün benim için hayli zordu. Kötü bir gün olarak belleğime işlenecekti. Tek düşündüğüm şey hemen uyuyup bugünü unutmaktı ve içimdeki benle her ne pahasına olursa olsun iddialaşmamaktı, çünkü her zaman galip gelen oydu.

Ayfer DEMİRTAŞ

Facebook'ta Paylaş

Reklamlar

2 Yorum (+add yours?)

  1. Alp
    Kas 14, 2009 @ 08:47:42

    Bana Olasılıksız Romanını ve bir de Cinnet romanını hatırlattı. Kaleminize ve dimağınıza sağlık. Sinestezi hakikaten kaliteli bir yer …

  2. ayfer
    Kas 15, 2009 @ 17:32:54

    teşekkür ederim yıllar öncesinde yazdığım bir yazıydı çocukluğumdan küçük bir kesit…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: