Bizim Demokrasimiz Akrobasiye Benzer mi?


Bilinen o ki; günümüz demokrasilerinin ilham kaynağı Fransız Devrimi’dir. (Antik Yunan’daki demokrasiler ise “stajyer demokrasiler” olarak düşünülebilir.) İşte bu devrimin hazırlık aşamasındaki en ünlü simalardan biri olan François Marie Arouet -ki biz onu Voltaire olarak tanırız-:”L’homme est libre au moment qu’il veut l’être” diyerek aslında 250 yıl öncesinden bir rot-balans ayarı çekmişti. Yani diyordu ki: “İnsan istediği an özgür olur.” Bizim demokrasimiz ise bütün hesapların dışında gelişen, gökten zembille inen ve hiçbir fizik yasasına uymayan enteresan bir demokrasi örneği olarak diğer hiçbir ülkenin demokrasisine benzememekteydi. Bu paradoksun temelinde yatan şeyi ise Voltaire yukarıdaki sözü ile çoktan işaret etmişti.

Türk Devrimi’nin hiç tartışmasız birinci, ikinci ve üçüncü lideri Mustafa Kemal’di ve fikri gelişim dönemlerinde okuduğu, etkisi altında kaldığı kişi ve eserlerin de etkisiyle birlikte bağımsızlığın ardından cumhuriyeti ve dolayısıyla da demokrasiyi ilan ederek, dünya tarihinde pek de yapılmayan bir şeyi yaparak iktidarı halkla paylaşma yoluna gitmişti. Fakat modern demokrasinin “ebe”lerinden biri olan Voltaire, bu işin böyle yürümediğini, “halkın özgür olma ve iktidarı paylaşma hususunda istekli olması gerektiğini” vurgulamıştı. Zaten Bastille olayı da bunu göstermiş, neredeyse bütün Paris, Bastille’i basarak devrimi somutlaştırmıştı. (Bastille’de sanıldığı gibi aydın kişiler falan yoktu. Bastille olayın simgesiydi ve adi suçlardan hüküm giymişler vardı. Ve mahkum sayısı da pek azdı.)

Türk milletinin en belirgin özelliklerinden biri yönetim işlerinden uzak kalma iştiyakıdır. Mecbur kalmadıkça, hükûmet daireleriyle alakadar olmamazın en büyük sebebi de budur. Mecbur kaldığımızda ise devlet dairelerine gitmek yerine dişçi koltuğuna oturmayı tercih edecek kadar olayı ağırdan almamız da bu durumun diğer kaynağıdır ve bunlar bilinçaltında yatar. Yine şahit yazılmaktan çekinmek de aynı gayzerden fışkırır. Devletle vatandaş ilişkisi bile yaşamaktan kaçınırken yönetim işlerine hiç bulaşmamamız ise gayet tabiidir. Siyasi işlerin divanda, bargahta, pazarda, kahvede konuşulduğu sizi yanıltmasın. Samimiyet derecemizin yüksek olduğu ortamlarda her konudan konuşulduğu gibi siyasetten de bahsedilebilir.

Biz, daima, önümüze birinin düşmesini, bizi alıp bir yere götürmesini bekleyen, sadece beklemeyip şiddetle arzulayan bir milletiz. Uçurumdan atlarken:”Yeter artık sürü psikolojisinden kendimi kurtarıyor ve intihar ediyorum.” diyen koyunun ardından “Ben de…”, “Ben de…” diyerek tüm sürünün uçurumdan atladığı karikatürü hatırladıkça da yine asil milletimizi hatırlamaktayım. Biz, yöneticimizi seçecek, sonra onun icraatlarını yargılayacak ve onu mevkiinden indirecek bir millet de değiliz. Lütfi Paşa tarihinde şöyle bir olay anlatılır ki; yine karakteristiğimizi yansıtması bakımından söz etmeye değer buluyorum. Evine hırsız giren bir kadın Kanuni’ye gelip:”Efendim evime gece hırsız girmiş, ne’m var ne’m yok alıp götürmüş.” diye şikayette bulunmuş, Kanuni cevaben:”Bu nasıl uyku, hırsız evini götürüyor sen uyuyorsun.” diyince kadının: “Biz padişahımızı uyumaz sanırdık.” demesi de yöneticilerimize yüklediğimiz aşırı muhabbet ve güveni gösterir. Elhasıl, Türk milleti, yöneticisinin ayağında turab olmayı memnuniyetle kabul eder. Bırakın onu seçmeyi, onu tartışmaz bile.

Yine milletimizin, siyasi olaylarla pek ilgisinin olmaması da demokrasinin bize gerekmediğinin diğer bir kanıtı olarak karşımıza çıkar. Celal Bayar’ın anılarında, cumhurbaşkanı olduktan sonra bir köye gittiği ve 60 yaşlarında bir kadının, muhtara:”Yeni halife bu mu?” dediği yazıyor. Bırakın halifeliğin 30 yıl önce kaldırıldığından bihaber olmasının, aradan koskoca bir Kurtuluş Savaşı geçmiş, Anadolu’nun bundan bile haberi yok. Yine seçim öncesi bir TV kanalı sokağın nabzını yokluyor, vatandaşla konuşuyordu. Bir parktaki çekimde bankta oturan bir karı-kocadan, kadın olanına hangi partiye oy vereceğini soran muhabir, “Bilmiyorum, kocam hangisine verecekse ona vereceğim.” cevabını alıyordu. Aynı muhabir iki adım sonra bankta yalnız başına oturan bir kadına yine hangi partiye oy vereceğini sorduğunda kadın: “Oy kullanmayacağım” diyince muhabir sebebini sormuştu. Kadın: “Çünkü kocam yok.” dediğinde ise durum bir Kemal Sunal filmini andırmaktan hiç de uzak değildi. “Yaban” romanı ise bu tür örnekleri barındırması açısından ibret vericidir. Ahmet Celal’in: “Bunlar kurtarılmayı hak etmiyorlar.” sözü önemlidir, çok iyi bir örnektir. (Düşünün ki bu mücadelenin içindeki Yakup Kadri’nin:”Bunlar kurtarılmaya layık değil.” dediği millete kendisini yönetme hakkı verilmiştir. Neresinden değerlendirirseniz değerlendirin.)

Şimdi düşüncelerimizi toplama zamanı. Gerek demokrasi adlı çocuğun “ebe”sinin demokrasiye çizdiği çizgilerin ışığında bakarak ve gerekse Türk milletinin yukarıda tespit ettiğimiz özelliklerinin farkında olarak diyebiliriz ki; demokrasi bize göre bir yönetim biçimi değildir. (Sözlerim yanlış anlaşılmasın. Demokrasinin bize uymaması bizim “geri”, “düzeysiz” bir millet olduğumuzu göstermez. Belki de demokrasi “geri” ya da “düzey”sizdir. Gerçekten demokrasi bize yabancı gelen bir yemektir ve bilmediğimiz yemek karın ağrısına sebebiyet verir.) Biz, kendimizi yönetecek birini arayan bir millet olarak seçme hakkını kendimizde görmüyoruz. Peşine düşeceğimiz biz mor koyun aramaktayız. (Tayyip Erdoğan’ın bu kadar teveccüh görmesinin sebebini, barok dönemi konçertoları dinlerken halen barok dönemde yaşadığını sanan, zihnen “geri”, ismen “ileri” aydınlarımız (!) anlayamayacaktır. Voltaire’in 250 yıl önceki seviyesine ancak bugün ulaşabilen kişilerden sağlıklı fikirler ve tespitler beklenmez zaten. Mensubu olduğu milletin karakteri sebebiyle Tayyip Erdoğan’ın bileğinin bükülemediği gerçeğini anlamaları kendilerine nasip olmayacak, oğullarına belki… Bu aydınlarımızın bir kısmının halkı aşağılayacak şekilde “bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam” gibi yakıştırmalarda bulunması ise, yukarıdaki sebeplerden, bana şaşırtıcı gelmemekte. Anlayın artık, demokrasiyi beceremememizin sebebi aptallığımız değil. Onun bize ters gelmesidir.)

Atatürk’ün iyi niyeti takdir edilesidir. (Yönetimi halkla paylaşması açısından…) Fakat “Biz bize benzeriz.” gerçeğini bilmiyor da değildi. (Gerçi milletvekillerini bizzat kendisinin seçtiğini düşündüğümde,” Acaba Ata’mız pişman mı olmuştu?” da diyorum) Genlerimizin gerektirdiği bir yönetim tarzı olmadıkça, şu an yürürlükte olan yönetim biçiminde milyonlarca tartışma türeyecektir. İşin garibi çözüm de bulunamayacaktır.

Son olarak bir demokrasi tartışmasını örnek vermek istiyorum. Sabih Kanadoğlu’nun, cumhurbaşkanlığı seçimi için Meclis’te en az 367 kişinin bulunması gerektiğine dair savı tutmuş ve ülkeyi bir hukuk krizine sokmuştu. (Bu kriz de bize “yaban” gelen demokrasi yüzündendir.) Bu kriz büyük sancılarla aşıldı; fakat kimsenin fark etmediği bir şey vardı -ki bizzat kendi tespitimdir- Bakınız, Kanadoğlu’nun savı sonrasında TBMM dört kez toplanmış, sonuçta seçime gidilmişti. İşte kimsenin fark etmediği olay buydu. Evet, anayasada dört toplantı sonucunda cumhurbaşkanı seçilemezse seçime gidilir, gibi bir hüküm vardı; ama o 367 kişi bir araya hiç gelmediğinden aslında Meclis hiçbir oturumda “toplanamamıştı”. Yani, dört toplantının sonucunda seçemedik, seçime gidelim, diyenler; hiç toplanılmadığını farkında değildi. Dolayısıyla 367 kişiyi toplayana kadar Meclis bir kez bile toplanmış sayılmaz ve 367 kişiyi bulana kadar oturum yapılmış olamazdık. Gördüğünüz gibi dipsiz bir kuyudur bizim için demokrasi…

Emre GÜRBÜZ

Facebook'ta Paylaş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: