Lokomotif


Günün birinde bu dünyaya gelmiş bir çocuk vardı. Bir yıldaki 365 günden birinde doğmuştu. Hangi gün doğduğu, şu an pek önemli değil. Yaşaması, hayata bir yerden tutunması gerekiyordu. Çünkü hayat, yakıtı bir süre sonra biten bir lokomotifti ve insanlar bu trene bir şekilde bağlıydılar. Kimisi ip ile, kimisi halat ile kimileri de ancak toplu iğne deliğinden geçebilen incecik dikiş ipliği ile bağlıydılar. Ve tren sürüklüyordu. Sıkı tutunup trende iyi bir yer bulabilen rahat yaşıyordu, koltuklarına oturabilen ise deyim yerindeyse ‘kral gibi’ idi. Trenden hiç beklenmedik zamanda erkenden düşenler oluyordu. Onlar için geçmiş olsun. ‘Hayat devam ediyor’ derler ve gülüşmeye, eğlenmeye devam ederlerdi.

Trenden eninde sonunda düşülecekti ve bu yolculuk boyunca sürekli ipin ucunda sürüklenmek de vardı. Hızı sabit değil ve nereye gittiğinizi bilmiyorsunuz. Sürekli bir bilmece.. Ne olacak? Ya rayların üzerinde bir taş varsa? Ama o taşlar da trenin hızıyla kaybolup gidiyordu. İpin ucunda sallananlar yol boyunca dışardan bir çok darbe alıyorlardı üstelik.

Herkes için sonu belli olan bir yolculuk.. Tek bir taşıyan var gibi gözükse de herkesin taşıyanı ayrı.. İkilem de burada başlıyor zaten.. Sürekli seçim yapma zorluğu, sevdiklerinden vazgeçebilmek, istemediğin şeyleri yapmak zorunda kalmak..

Ve bu trene konuk olmuş bir çocuk.. İncecik ipliği var ve ufak olmasından kaynaklanan kuvvetsizliği ile sürüklenmeye başlıyor.. Çevresine bakıyor ama tanıdığı kimse yok. Yalnızlığı hissediyor. Bağırıp çağıranlar, ağlayanlar, gülenler var. Herkesin farklı bir yolculuğu var, olması gerekir. ‘Niye rüzgar esiyor?’ diye soruyor kendi kendine.. Çünkü tren sürekli hareket halinde ve kendisi doğa ile başbaşa..Vücuduna ağaç dalları çarpıyor ve acıtıyor. Bir ara tren yavaşlıyor ve duruyor. Çocuk bu yolculuktan sıkılmış olsa gerek, inmek için hamle yapıyor ama ellerinden trene bağlı. Serbest olan ayaklarıyla yere temas edebiliyor sadece.. Yerkürenin varlığını o zaman anlıyor. Ellerinin neden bağlı olduğunu düşünürken ön taraflardan bir ses geliyor. Kapı açılıyor. Hayatta yeni olan bu çocuk, kapıyı da tanıyor. İlginç bir sesi var. Paslanmış gibi.. Gerçi paslanmanın da ne olduğunu bilmiyor ama.. Açılan bir kapıdan yaşlı bir insan düşüyor ya da atılıyor. ‘pat’. Ellerine bağlı bir halat var. Çok kalın. Çocuk ‘Benim ipim neden bu kadar ince?’ diye kendine sorarken bir taraftan da yere düşen kişiye bakıyor. Hareketsiz ve sessiz. O gitmiş, yolcuğunun sonuna gelmiş. ‘Niye atıldı ki?’ Kendi yüzü pürüzsüz iken yerdekinin suratı çizgi içinde kalmış. ‘Ben de mi böyle olacağım yoksa?’ İçini bir korku kaplıyor. ‘Korku ne demek?’

Treni incelemeye başlıyor. Metaldan yapılmış bir kutuya bağlı. Nasıl geldiğini bilmiyor. Bir çok parçadan oluşan bir tren. Adını da bilmiyor. Parçalar birbirlerine demir kaynaklarla bağlanmış, çok sağlam. Bunları göremiyor tabi ama hızla giden bir şeyin onca yol boyunca savrulmadığını düşününce bu sonuca ulaşıyor. Parçalar ‘vagon’ olarak biliniyor. Acaba içlerinde neler var? Kendisine benzeyen bir çok insan var tabi. Dışarıda kendisi ile birlikte sürüklenenlerden sayıca az, çünkü koltuk sayısı az.

Tren hızlanırken çocuğun gözü vagonların pencerelerine takılıyor. Gün ışığının cama vurması sayesinde içeriyi net olarak göremiyor ama kıpırtılar var. Belki de ona bakıyorlar, gülüyorlar. Çocuk amaçsızca içeri bakarken sürgülü pencere hafifçe aralanıyor: ‘Buraya oturabilmen için bizim yaşadıklarımızı yaşaman gerekiyor çocuk.’ Gülüşmeler geliyor içerden ve pencere kapanıyor. Yine rüzgar ile başbaşa kalıyor. Ellerindeki ipliğin biraz kalınlaştığını fark ediyor. Çevreye uyum sağlıyor yavaş yavaş.  Elleri nasır tutmuş, kıyafetleri eskimiş, parçalanmş..

İçerideki insanlara takılıyor aklı. ‘Onlar da bu yollardan geçmişler midir acaba?’ ‘Ben neden yalnızım öyleyse?’ Sorduğu soruların cevabını yakında alacak.

Hemen yan tarafında bir tane daha çocuk var, neredeyse onun gibi..Biraz konuşuyorlar. İçinde bulundukları durumu tartışıyorlar ama bir sonuca ulaşamıyorlar. Tren hızla giderken oluşturduğu merkezkaç kuvvetinin etkisiyle çocuklar neredeyse yere paralel konuma geliyorlar. Tam bu sırada çocuklardan birine bir şey çarpıyor. Çocuk yaralanıyor. Elleri bağlı olduğu için çaresizdi, ufak bir yarayı tedavi edecek gücü bile yoktu. Çocuk bu zorluğun içinde acı çekerken bağlı olduğu vagonun penceresi açılıyor ve bir el uzanıyor kendisine.. İplerini kesip onu içeri çekiyor ama bileklerinin bağlı olduğu ipi kesemiyor. ‘Kimse ama hiçkimse, senin başına bir zorluk gelmediği sürece seni düşünmez, çocuk. Bu trenin kuralı budur.’ ‘Peki, neden ben soğuk içinde kıvranırken buradan bana bakıp güldünüz?’ ‘Bazı şeyleri yaşamadan bilemezsin, yaşaman gerekiyordu. Özür dilerim.’ Adamı sevmişti ama yine de içten içe buruktu ona karşı. Onunla arkadaş oldular. İlk arkadaşıydı. Aslında adam ondan çok büyüktü ama arkadaş olmak zorundaydı, öyle hissediyordu.

Vagonun içi dışardan çok daha iyiydi ve sıcak. Muhabbet ediliyor, oyunlar oynanıyor yeni arkadaşlıklar doğuyor. Tabii iyi olaylar olduğu gibi buna karşı olması gereken kötü olaylar da mutlaka var. Düşünce farklılıkları sebebiyle çıkan anlaşmazlıklar, kavgalar, sataşmalar, üstünlük mücadeleleri..

Trenden rutin atılmalar devam ediyor. Bazen içerden, bazen de dışardan. Çocuk bunu kabul edemiyor. ‘Neden böyle oluyor?’ İnsanlar atılmamalıydı ona göre ama trenin de bir kapasitesi vardı ve zaman gelince bazılarının dışlanması gerekiyordu. İşte, çocuk o anda birşey fark etti. ‘Madem ki ben de atılacağım buradan, yere düşen suratı çizgiler içindeki insan gibi hareketsiz kalacağım, o zaman güzel bir şey yapmalıyım bu trende.’ Ama ne yapacağını, ne yapması gerektiğini bilmiyordu.

Artık büyümüş ve pencere kenarından dışarıyı seyredip yeni gelenlere gülme vakti gelmişti. Oturduğu koltuğun tam karşısında bir kadın vardı. Aylarını sürüklenerek geçirdiği bu trende ilk kez kalbinin içinde birşeyler hissetti. Farklıydı. Güneş kadar sıcak bir gülümseme tam karşısında duruyordu. ‘Sevmek neydi?’ Nasıl bir şeydi? Yemek miydi, su muydu? Bir tarafta da akciğerinde bir hastalık çıkmıştı yaşlılıktan. Öksürüyordu. Sevgiyi yaşamadan mı gidecekti bu trenden? Yaşamalıydı.

‘Seni seviyorum.’

Ve son gelmişti. Oturduğu bölmenin kapısında biri belirdi. ‘Gitme vakti’. Yerinden kalktı. İlk bakışta anlamsızca sevdiği kadına baktı. Yürüdü ve onu geride bıraktı.

Tren hızla gidiyordu. Durmaya niyeti yoktu ama artık onun için harcayacağı yakıtı tükenmişti. Yeniler gelmeliydi. Kapı açıldı. Rüzgar göğsünden içeri hücum etti. Öksürük bastırdı yeniden. Ve düştü.

Tam o sırada arka vagonlardan birinde niye burada ellerinin bağlı olduğunu anlamaya uğraşan bir çocuk bu düşüşü gördü: ‘Niye atıldı ki?, ‘Ben de mi böyle olacağım yoksa?’  Henüz bilmedikleri vardı ve lokomotif ilerliyordu sonsuza…

Aziz Alper ALTAY

Facebook'ta Paylaş

Fotoğraf
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: