Yusuf Olmak


Kardeşlerim beni bir köy kuyunun başına getirdiler, ellerim bağlıyken aldılar üstümden gömleğimi. Kuyu karanlıktı, kuyu dardı, kuyu derindi. İçinde su belki yoktu, belki vardı.

Aşağıya doğru düşerken tutunmaya çalıştım kuyunun duvarlarına, dirseklerim yarıldı, ellerim kanadı. Düştüm.

Ben mi kendimi attım bu kuyuya, yoksa zaten kaderim Yusufluk muydu?

Öldü dediler. Önce biraz üzüldüler, keşke gitmeseydi dediler, burası iyiydi dediler. Unuttular sonra, çıkıp arayan da olmadı. “Belki ordadır, belki hayattadır, belki su bulup içmiştir” diyen olmadı. “Belki kurtlar yemiştir, belki gömen olmamıştır, belki suya düşüp şişmiştir” dediler. Özlemediler.

Kuyunun içinde mi görmüyordum hiçbir şeyi, yoksa zaten karanlıkta mıydım?

Yukarı bakınca, incecik, o parlak ışığı görüyordum. “Kardeşlerim” diye bağırıyordum, ses gelmiyordu. Bazen bir gölge geçiyordu kuyunun üzerinden; “belki bir insandır kurtarır beni diyordum”, “belki alıcı bir kuştur, leşimi bekliyordur” diyordum, umutlanırken korkuyordum.

Umut ölümün eninde sonunda geleceğini bilmekten mi doğar, yoksa ölümden kurtulmanın mümkün olduğu yanılgısından mı?

Dardı kuyu, yaralarım kanamıyordu. Kollarımı ve bacaklarımı açınca kuyunun duvarlarına değiyordum. Ayaklarım şişmişti suyun içinde, çıkardım ayağımdakileri. Yukarı doğru tırmanmaya bağladım. Kuyu derindi, yol uzundu. Bazen sivri bir taşa denk geliyordu elim, ayağım; kanıyordu. Görmüyordum, karanlıktı kuyu. Bir yandan bağırıyordum, sesim kısılmıştı: “Kardeşlerim!” Ses gelmiyordu.

Darlıkta kalmak zordu, peki darlıktan çıkmanın tek yolu darlığın kendisi miydi acaba?

Ses geldi. “Kuyuda biri mi var?” Bağırdım, “ben varım, yardım edin!” İp uzandı kuyunun içine, koluma çarpmasa görmeyecektim. Tek elimle tuttum ipi önce. Bacaklarımın arasından geçirip tek bacağıma sardım. Sonra diğer bacağıma da sardım ipi, sırtımdan geçirip belime sardım en son. Sonra ellerim ve ayaklarımla kuyunun duvarlarından, ama bu kez daha hızlı, tırmanarak geldim kuyunun ağzına. Yüzü kara bir adam vardı; “kölemsin” dedi.

Aydınlığa kavuşmak her zaman kurtuluş mudur, yoksa minnettar kalmak kölelik midir?

Su verdi. Çantasından kuru ekmek çıkardı, kuru ekmek verdi. Üstüme esvap verdi. Elimi yüzümü sileyim diye bez verdi. Uyudum, rüya gördüm. Onbir gezegen ve ay dönüyordu etrafımda. Bu rüyayı daha önce de görmüştüm. Uyandım, köleydim. Kimsesizdim.

Kuyuda ölmedim ama kuyu beni köle yaptı. Beni kuyuya kardeşlerim attı, kuyudan bir yabancı çıkardı.

Kuyuya düşmesem daha mı iyiydi? Kaderim Yusuf olmak mıydı yoksa?

22182104201134frk

Not: Bu Yusuf o Yusuf değil.

Alper Akpınar

Reklamlar

1 Yorum (+add yours?)

  1. söve
    May 28, 2011 @ 20:40:40

    vayy…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: